29 Kasım 2016 Salı

Ayıp olmazsa yediğimi içtiğimi anlatacağım.

Güzel arkadaşlarım, umarım hepiniz iyisiniz. Ben iyiyim, keyfim yerimde, havalar hala tam ısınmadı, buraya yaz gelsin diye gözümü göğe diktim, bekliyorum. Çok şükür excel belasından kurtuldum. İki tane tablo yapıp, kutuları farklı renk boyamayı öğrenince, hemen havalara girdim, online kursa yazıldım, Java öğreniyorum. Aranızda gülenler var, kendi ayıpları... Heves şu hayatta çok önemli bir şeydir.  

Hiçbir yeri gezmemek konusundaki inadımı sürdürüyorum. Ben zaten “turist tipi” bir insan değilim, gezmekle ilgili bir heyecanım yok. Birisi “Şurası çok güzel mutlaka git” dediği zaman benim beynimde hiçbir hareketlenme olmuyor. Ben de orayı görmeyivereyim diye düşünüyorum. 

(Şimdi Allah utandırmasın karikatür anlatmaya çalışacağım, aradım aradım bulamadım çünkü. (Bulan yollarsa çok güzel olur.) Baltalı İlah diye hatırlıyorum, karşısında da tatilci bir eleman, bunlar denizin içindeler. Bu tatilci adam diyor ki Baltalı İlah’a, “sen bacaklarını aç, ben arasından geçeyim.” Baltalı İlah da “geçmeyiver” diyor. Karikatür bu kadar. Ben bu “geçmeyiver”i o kadar seviyorum ki, arabamın arkasına yazdırasım var. Ben de “gitmeyivereyim”. O güzelliği de görmeyivereyim… Belki uyuşukluğuma bahane. Olsun.) 

Uzun lafın kısası yeni yerlere gitmeyiverdim, size anlatacak ilginç bir şey görmedim. Görseydim "yediğim içtiğim benim olsun, size gezip gördüğümü anlatayım" diyebilirdim. Oysa şimdi size yediğimi içtiğimi anlatmak durumundayım.

Yalnız iyi yiyorum. Bir gittiğim yere bir daha gitmeden, farklı farklı, dünyaları yiyorum. Restoranlarda tabağın fotoğrafını çekmek adetim olmadığı için onları gösteremeyeceğim. Ama burada tövbe hiç bilmediğimiz şeyler var yemelik. Onları göstereyim size, siz de öğrenin istiyorum. Ben hiç görmediğim bilmediğim bir sebze meyve yoktur dünyada sanıyordum, ne de olsa internet var, illa ki görürüz sanıyordum. Öyle değilmiş. Adını sanını bilmediğim, ilk defa gördüğüm bir sürü şey yedim. Sanıyorsanız ki size avokado anlatacağım, mango anlatacağım, yanılıyorsunuz. Benim hacı nenem de biliyor avokado kaşıklayıp kahvaltıda yemeyi. Gerçekten değişik şeyler var diyorum size. Buyrun başlıyorum:

Jack fruit: Aşağıdaki fotoğrafta güzide meyvemiz jackfruit'u görüyoruz, dışı ve içi. Bununla ilgili ben bir yazı okumuştum, dünyada açlığın sonu olacak, bunun sayesinde dünya kurtulacak filan diyordu yazıda. Böyle çoşmasının sebebi 15-20 kiloluk kocaman meyveleri olması, bir de ağacının tekrar tekrar meyve veriyor olması. Meyvesi de bol kalorili, besleyici. Neyse açlığa çare olayı filan zevzeklik tabi ama sizi bilemiyorum ben bunu ilk kez burada gördüm. Tadı çok nefis, ananasla mango karışımı gibi, bir şeyin tadını anlatmak zor tabi biraz. Ben sevdim diyerek devam ediyorum. (Aslında bir de star fruit yedim, ama onun fotoğrafını çekmeyi unutmuşum. Ona da şöyle şuradan bakıverin, yine görürsem foto da çekerim. Onun tadı biraz ekşi. Bulursam dragon fruit ve passion fruit da yiyeceğim, onları daha hiç görmedim de. Hepsini gösteririm size de bulabilirsem. Burada papaya da var ama gerçi o galiba Türkiye'de de var.)








Değişik asya sebzeleri: Bunlara bakıp bakıp lahana değil mi o, pazı değil mi o demeyin, değiller. Başka şeyler bunlar. Hepsinin tadı da farklı farklı. İnce yapraklı olan Kangkung. Şimdi en uyduruk isimli olanla başlayınca sallıyormuşum gibi oldu farkındayım ama gerçekten öyle. Beyaz sapları birbirine bağlı tombik gibi olan Bok Choy. Öbürü Gai Lan olabilir de, olmayabilir de, o konuda ben de emin değilim. Bir keresinde Gai Lan  aldım pişirdim ama fotoğrafı çekmek için tekrar markete gittiğimde hangisiydi tam hatırlayamadım. Sanki buydu. Yemeği nasıl yapılıyor bilmiyorum, ben ıspanak yemeği yapar gibi pirinçli filan yaptım. Bence güzel oldu ama kesin öyle yapılmıyordur. Zaten benim mutfak adetlerim de Türkiye’deyken biraz daha Avrupaiydi, bir kinoa sevdası, bir chia düşkünlüğü, kahvaltıda smoothie hazırlamalar vardı. Buraya gelince kendi tarhanamı kurutmadığım kaldı, iki güne bir salçalı soğanlı tencere yemeği pişiriyorum.







Vegemite:  Bu böyle katran gibi, macun gibi bir şey. Tadı da garip, kokusu da garip. Burada çok meşhur, herkesin evinde var, buradan başka hiçbir yerde de yok sanırım. Ekmeğe sürülüp yeniliyor ama azıcık sürmek gerekiyor çünkü bok gibi bir şey, az yenebiliyor. Avustralyalılar çocuklarına yediriyormuş, tadı kötü olunca anneler çıldırmıştır tabi, "kesin çok faydalı bu yoksa neden böyle iğrenç olsun" diye dayıyorlardır çocuklara kaşık kaşık. Çok merak ederseniz ben getireyim bir kutu, beraber bir kere tadına bakar, bir daha yemeyiz.







Bonus 1 – Vegan krep & armut tatlısı  
Bunu yapan krepçi Türk, adam akıllı, Türk diye kebapçı açmak zorunda değil, krep dükkanı açmış. Durun memleketlime link de vereyim, güzellik olsun: http://www.ruedecreperie.com.au/ Her krepin vegan seçeneği de var. Bu da armutlu krep. Bu şehirdeki aşırı leziz vegan seçenekler sağolsun götüm göbeğim az biraz hacimlendi, döndüğümde bu konuda konuşmak istemiyorum. (bu acayip değişik bir yemek değil ama kebapçı açmamış Türk yeterince değişik...)

kurban olduğumun krep ustası, üstüne hindistancevizinden yapılmış vegan dondurma da koymuş. 




Bonus 2 – Siz billur yemeğe devam edin…
Siz köylü gibi koç taşağı yerken vatandaş burada kanguru taşağına terfi etmiş. Bu arada gerçekten bilmiyorum kanguruları öldürüp yiyorlar mı, ama bu şişe açacakları (fotoyu büyütüp yazıyı okuyabilirseniz göreceksiniz) kanguru taşağından yapılmış. Bir insan neden evinde ölmüş başka bir canlının herhangi bir parçasından bir şey barındırmak ister, bunu ben anlayamayacağım. Tam bir saçmalık. Sırf taşak komik bir şey diye fotoğrafını çektim. Buyrun. 


ya kim niye şunu evinde istesin... 




Bonus 3 – Yukarıda 5 satırlık paragrafta on kere taşak demişken komşusundan da bahsetmek istiyorum. Burada şehrin ortasından geçen nehrin adı: Yarra. Hatta şu meşhur “Yarra Yering” şarabının anayurdundayım. Popomu kaldırıp illa ki bir yerlere gezmeye gidersem Yarra Yering üzüm bağlarına gideceğim. Çünkü zevzeklik…


yarra yering üzüm bağları benim evden arabayla 1 saat 15 dakika.
başım göğe erer inşallah bu saçma bilgiyi de paylaştım sizinle. 




Hepinize sevgiler. 






24 Kasım 2016 Perşembe

Ben bu yola yumurtalarımla çıktım!

Çünkü ben üzerine sıçtığımın her yoluna yumurtalarımla çıkıyorum. Çünkü kadınım ve nereye bırakayım, takılan çıkarılan bir şey değil ki. E dünyanın öbür ucunda olmam beni yumurtalarımın gazabından korumadı. En baştan söylemek isterim ki, korkunç bir şey kadınların hoşa gitmeyen davranışlarına hemen “muayyen gününde herhalde” yorumunun yapıştırılması. Sizin uygun gördüğünüz hanım hanımcıklıkta davranmayınca, sanki hastalıkmış gibi “özel günümüzde” oluveriyoruz. Sinirli, hırslı, kaba saba olamayız biz, çünkü çiçek kadınlarız. Valla keşke olsak ama maalesef öyle değiliz. Ya da erkeklerin doğalında kaba saba, asabi olmaya hakları varmış gibi. E sizin de öyle haklarınız yok ki. Küçük görür gibi “amann uzak durun, özel gününde galiba” laflarınızı en baştan kınıyorum. İşinize gelince hemen aklınıza gelen muayyen gün yakıştırması, oturup konuşacak olsak delik delik kaçacağınız bir konu haline geliyor çünkü nedense. Öte yandan muayyen günlerimiz gerçekten var, ruh halimiz gerçekten çok değişiyor, evet ben de şu an PMS’im, evet alemlere atarlıyım, bağırmak istiyorum, ağlamak istiyorum, önümdeki bilgisayarı bile yemek istiyorum, o kadar iştahlıyım. Ve ben ömrümün dörtte birinden fazlasını böyle geçiriyorum. Biraz bundan konuşacağız şimdi müsadenizle. Çünkü alakası yokken küçük görür gibi “özel gününde” diyorsunuz, gerçekten pms olduğumuzda o medyumluğunuzdan eser kalmıyor. (Vallahi çok sinirliyim, kendimi durduramıyorum, bilgisayarı parçalamadan yazıya devam etmeyi deneyeceğim.)

Olgu arkadaşıma ruh halimi anlattım, bana bunu çizdi. Umarım anlayabiliyorsunuz.
umarım... (Olgu Nur Dereci arkadaşım çok yaşasın.)

Geçen gün evden çalışacaktım. Öğlen yoga dersi var, aslında niyetim sabahtan evde biraz çalışıp, öğlen yoga sınıfına katılıp, öğleden sonra da okulda çalışmaktı. Günün nasıl ve nereye gittiğini anlamadan akşam saat 6da, bir çanta dolusu Hindistan menşeli abur cuburla yatakta kendimi ağlamaklı ve henüz çalışmaya başlamamış vaziyette buldum. Daha yeni adet gördüm, yine PMS olamam diye düşündüğüm için halet-i ruhiyeme başka açıklamalar düşündüm. Acınası bir obur, götünü yataktan kaldırmayı başaramayan bir aylak olduğuma kanaat getirdim. Bu düşünceler işimi pek de kolaylaştırmadı. Evdeki normal yemeklerin hepsini yedikten sonra abur cuburun birazına dadandım. Çok garip şeyler almışım, midem bulandı. Akşam saat 8 gibi çalışmaya başladım. Sabah uyandığımda telefonumdaki adet döngüsünü takip eden uygulamadan bildirim gelmişti, “yakında kopuyoruz, hazır ol” diye. Günler su gibi geçmiş ve yine ayın o lanet dönemi gelmiş bile. Evet muayyen günlerimdeyim! Yine! Lanet olasıca yine!


yazıyı yazalı birkaç gün oldu.
bunların hiçbiri yok artık evde.
hepsini göbeğimde popomda zor günler için depoladım. 

Bu konuda kendimce küçük bir kararım var. Tüm kadınların ortaokulda öğrenip lise üniversite yıllarında doktora düzeyinde ihtisaslaştığı ped/tampon saklama becerisi var malumunuz. Gömlek kolunun içine, arka cebe çevredeki pipili cinsiyete mensup arkadaşlardan sır gibi saklayarak ustalıkla yerleştirilen pedler/tamponlar diğer kadınlarla kaş göz ile iletişim sağlandıktan sonra itinayla değiştirilir. Benim burdaki saçmalığı idrak etmem bir gün ishal olmamla oldu. İshal kadar iğrenç bir şey var mı ya, cıvık sıçıyorsun ve tuvalete her gittiğinde şen sesler eşliğinde bunu yaptığını herkes biliyor. İshal oldum ve hiç utanmadım, “bağırsaklarım bozuldu kötüyüm bugün” dedim, herkes de anlayış gösterdi. Lan bundan tiksinmiyorsanız, ben neden ayda bir adet gördüğümü saklıyorum? Bu minik aydınlanmadan sonra prensip olarak ped ya da tampon saklamıyorum. Bayrak gibi elimde de sallamıyorum. Kriterim şu: cep telefonumu ne kadar saklıyor ya da göze sokuyorsam pede/tampona da aynı muameleyi yapıyorum. Hiçbir şey de olmuyor, kıyamet filan kopmuyor, kimsenin arkamdan “Pelin’i var yaa, elinde pedle gördük geçen gün, kukusu var herhalde kanıyor, puhahaha” diye konuştuğunu da sanmıyorum. Olumlu anlamda da dünyayı yerinden oynatan bir eylem yapmadığımın farkındayım. Sadece bir lüzumsuz uğraştan kendimi kurtardım, tüm kadın arkadaşlarıma öneririm.

Erkek arkadaşlar, kadınların Allahı şaşıyor siz de ne yapacağınızı bilemiyorsunuz biliyorum, elinizden de bir şey gelmiyor değil mi? Size de yazık değil mi? Kadınlar çok dengesiz zaten hep, bir de bu hormonlar filan, hiç çekilmiyoruz değil mi? Değil lan, saçmalamayın. Uğraşan biz değil de sizmişsiniz gibi triplere girmeyin, benim canım zaten burnumda, alt tarafı iki gün he he diyip idare edivereceksiniz, ne var be!? Bir de şu konuyu normalleştirin, konuşun, ayıplamayın, garipsemeyin, tiksinmeyin artık ya. (Tiksinmek ne lan çüş, iki dakika saçmalamadan durun.) Ya bir de zahmet olmazsa bana bardağın dörtte birine viski, kalanına ice tea doldurup getirirseniz çok büyük sevaba girersiniz. Kimi kadın çikolata ister, benim canım bunu çekiyor. Bak üstüme gelmeyin, kibarca istedim, kabalaşmak istemiyorum. 

Bakın sayıyorum, 8 gündür böyle patlamaya hazır geziyorum sokaklarda, şimdi 5 gün de adetim sürse, gitti bir ayın yarısı. Bu ne demek, ömrümün yarısı böyle ziyan. Kim verecek bunun hesabını bilemiyorum ki... Yazık değil mi ya, istemiyorum çocuk filan, sizin olsun bütün boklu bebeler, bana ağrısız sinirsiz günlerimi verin.  

Bugünlerde kadınlar işe gitmesin, devlet kurumları tatil olsun, bayraklar yarıya insin demiyorum. Biraz asabımız bozuk diye çok özel bir muamele de beklemiyorum. Beklentim tam olarak şu: Evelyn’in çocuğunun ateşinden, bizim hocanın kırdığı kaburgasından bahsederkenki normallikte olması bu mevzunun. Mesela öğlen yemeğine çağırılınca: “Ben pms’im bugün, yalnız kalmak istiyorum” diyebilmek. Sanırım bunu erkekler yaşıyor olsaydı yer gök bu konuyu konuşuyor olurdu, bilim dünyası delicesine çare arardı vs vs. Biz yaşayınca da en azından ayıp, gizli, tiksinti verici olmasın. Ayıp oluyorsa da olsun be, yemişim sizin ayıbınızı! (Elimdeki cipsi bitirdikten hemen sonra onu yemeye geçiyorum. Mecaz anlam yok, ne bulursak yemek var.)

Not: Şşş, viskinin yanına çikolata da getirsenize ya! %70 kakaolu olanlar vegan oluyor. Kurban olurum hepinize. Sevgiler. Üstüne de cips alın. Ekmekli cips. Kekli, ekmekli, acılı cips. 


21 Kasım 2016 Pazartesi

Melbourne halayı

Melbourne’de her şey olabilir ama halay yoktur diye düşünüyor olabilirsiniz. Yanılıyorsunuz, var, çektim oradan biliyorum.

fotoğrafta ben yokum boşuna aramayın, çünkü fotoyu ben çektim.
 ama foto çekmediğim sırada halay da çektim. 

Burası çok kültürlü bir şehir. Hatta kendi kültürü var mıdır, nedir, nerededir; ben anlayamadım hala. Bence pek yok. Bir aksanları var değişik, bira var, Avustralya futbolu var, başka da bir şey yok. Öyle kültür mü olur! Kendileri de heralde farkında olacaklar durumun, varsa yoksa göçmenlerin kültürünü yaşatma, övme, yerlere göklere sığdıramama... Bir de göçmene mecburiyetleri var tabi, gönülleri hoş etmeye de çalışıyorlar sanırım.

Bu haftasonu 23. Anadolu Alevi Festivali vardı Melbourne’de, merak edip ona gittik. Festivalin nerede olacağını anlamaya çalışırken yanlışlıkla fazla google’lamışım, yerel hükümetin buna benzer festivallere ayırdığı bütçeyi buldum. Yaklaşık 400 tane etkinliğe irili ufaklı para ayırmışlar. Hadi yarısından çoğu yaramaz olsa, senede 100'den farklı kültüre ait etkinlik oluyor demek ki. Şehirde gerçekten de sürekli bir etkinlik hali var: Latin festivali, gece marketi, bienal, müzik festivali, hep bir şeyler bir şeyler… buranın nesi meşhur deseniz, etkinliği derim. 


Bizim Alevi festivali de şehrin biraz kuzeyinde bir gölün etrafındaki yeşillik alandaydı. Daha festival alanına yaklaşırken “lan herkes Türkçe konuşuyo!” heyacanına kapıldım. Yabancı memlekete gelince, yabancının suratına tebessüm ederken ince ince Türkçe giydirmek pis huyumdan kurtulamadığım için “herkes Türkçe anlıyor bak ağzına mukayyet ol” diye tembihimi yedim. 


Avustralyalı insanın gün içinde en çok telaffuz ettiği kalıp “no worries”. Hem “rica ederim” demek, hem “önemli değil” demek. Bir şey aldın teşekkür ettin, no worries diyor; çarptın özür diledin, no worries diyor. Gün içinde altmış kere no worries diyen insanların gayri ihtiyarı içinde “worry” namına bir şey de kalmıyor. Dingin, sakin insanlar. Avustralyalı dinginliği sakinliğiyle, Alevilerin hoşgörüsü birleşince bu festival de şirinler köyü gibi festival olmuş.  Hemen girişte Barış Atay’ın oyunu “Sadece Diktatör”ün bilet satışı vardı. Melbourne'e geliyormuş. Broşürün altında “Haziran Sydney” yazıyor! Kardeşlerim filan deyip sarıldım ama bilet satışında duranların Haziran’la alakası yokmuş, olsun sarılmış olduk, no worries. E o kadar sarılınca bilet de alırız sandılar ama bir bilete 40 dolar benden çıkmaz valla, yanpiri yanpiri uzaklaştık o standdan. Aleviliği insanlara anlattıkları standlar çadırlar vardı, kitap satışı standları vardı, 20 liraya gözleme, 5-6 liraya sallama çay vardı. Melbourne tarifesi çok fena gerçekten, kazık hep kazık, her şey kazık. Yapacak bir şey yok, aç duracak değiliz, aldık. Yine no worries deyip derin nefesler eşliğinde yedik. 


 Sonra müzik grupları çıktı, gruplardan biri sahneden inmeden önce, kulaklarımda hala şiir gibi asılı duran o büyülü sözcükleri söyledi: “O zaman bir halay çekelim değil mi?” Senin ağzın bal yesin abim. Hemen sonra Melbourne parklarından, inanması güç, lorke lorke sesleri yükseliyordu. Çok sıcaktı, buranın sivrisinekleri çok fena, daha fazla duramadık, halaydan sonra çıktık festivalden. Yalnız çiçek gibi festival olmuş, çok mutlu olduk geldiğimize, emeği geçen herkesin eline sağlık. (Evet burası çok sıcak, çünkü güney yarım küre. Mesela bugün 34 dereceydi. Ama yarın 19. Buranın havasını hiç sevmiyorum. Dengesiz. Bir de hep yağmur yağıyor. Mesela bugün 34 derece pişiyoruz ama yağmur ve rüzgar da var. Olmaz ki öyle.) 

Hepinizi öpüyorum, kendinize dikkat edin, kiminle konuşsam sesi boğuk boğuk geliyor, bol sıvı için, önünüzü kapatın. No worries. 






16 Kasım 2016 Çarşamba

Şimdi elimizdekileri bırakıp yavaşça ayağa kalkıyoruz.

Aha karşıdan karşıya geçen adam
bile üçgen vücut. 
Mesleğim malumunuz spor hekimliği. Spor hekimliği sadece kopan ön çapraz bağınız, yırtılan menisküsünüz demek değil, spor hekimliği fiziksel aktivite demek, spor hekimliği hareket demek. 

Melbourne bu konuda takdire şayan. Maşallah bütün şehir kıpır kıpır, vızır vızır. Parklarda, sokaklarda her saat koşan birilerini mutlaka görüyorsunuz, bisiklete binenler, nehirde kürek çeken yaşlı başlı teyzeler, golf burada zengin sporu değil, golf oynayanlar, sörf yapanlar bol... Buranın kendine has bir futbolu var, o da çok popüler, e zaten İngilizlerden kalma kriket var. (Kriket takımı çok kötü gidiyormuş bu aralar, koca kıta buna yanıyor. Krismıs'ı bizim için bok etti kriket takımı diyorlar. Neyse konumuz başka.) Pek ince yapılı, zayıf da değil burada insanlar, hem boylu boylu hem de biraz gürbüzceneler, çok mu yiyorlar ne yapıyorlar bilmiyorum. Ama neticede çok aktif yaşadıkları bir gerçek. Herkes her daim sporla haşır neşir. Darısı başımıza. 





bakınız yüksek masa.
fotoğraf biraz kötü oldu çünkü gündüz çekmeye
utandığım için gece gece okula gidip çektim.
sandalyeyi de masanın yüksekliği anlaşılsın diye koydum.
Yoksa ayakta çalışıyor adam, sandalyeyle işi yok. 
Bahsetmiştim galiba, bizim buradaki okulda hocalar asistanlar aynı ofisi paylaşıyorlar. Yirmi küsür kişilik bir ortak ofisimiz var. Başkalarının masalarını da görüyorum yani. Benim hoca ve birkaç hoca daha “standing desk” kullanıyor. Yani yüksek çalışma masası. Oturmadan ayakta çalışıyorlar bütün gün. Bakın çok önemli, İngiltere’de kampanya var “Stand Up Britain” diye, İskandinav ülkeleri “bu yüksek masa işini çok mu abarttık?” diye makale yayınlıyorlar, herkes kullanmaya başlamış demek ki. 

Bu yeni bir plaza trendi, hava olsun diye yapılan moda bir şey diye düşünebilirsiniz. Ama değil. Çünkü gün içinde oturarak geçirdiğiniz süre, kalp damar hastalıklarına yakalanma ihtimalinizle ve diğer tüm sebeplerden ölme ihtimalinizle direk ilişkili. “Direk ilişkili” demek ne demek? Yani şişmanlamasanız da, kolesterolünüz yükselmese de kalp damar hastalıklarına yakalanma olasılığınız artıyor demek. Ha bir de diğer fiziksel aktivitelere ne kadar katıldığınızdan da bağımsız bu etki. Peki bu ne demek? İşten çıkınca koşmaya da gitsen, yüzmeye de gitsen oturduğun saatin kötü etkisi büyük ölçüde duruyor demek. Yani? Kalkın. Kalkınız. Ayağa kalkın. Geri oturmayın. 

Hacettepe'deki güzel odam,
canım topum <3
Şu excel yüzünden ben de bilgisayar başı bir insan oldum. Hacettepe’de de koltuk yerine pilates topuna oturuyordum. Burada topum da yok. Bütün gün ofis sandalyesinde oturup sayılara baka baka gün geçiriyorum. Bu böyle olmaz dedim, evdeki imkanlarımla kendi yüksek masamı yaptım. Masamızın yanındaki dolabın tepesinde çalışıyorum artık. Zaten esasında benim bir masam yok. Brezilyalı Victor var, onun masası var. Ona “az kayarsan 4 ay ben de burada oturayım” dedim, o da kaydı sağolsun. Böylece bir masam olmuş oldu. Madem oğlan bir iyilik yaptı, neden tepesine çıkmıyorum? Kelimenin tam anlamıyla tepesine çıktım. Sabahtan akşama zebellah gibi başında ayakta duruyorum. Kusura bakmasın Victor kardeşim, canımdan kıymetli değil. Bu bir hayat memat meselesi.


Bakın ben üstüme düşeni yaptım. Sizleri bilgilendirdim. Bir tane Sümer atasözü varmış: “Biliyorsun, neden öğretmiyorsun?” diye. Buyursunlar öğrettim. Bütün gün sandalyede oturup, sonra bana gelip “Ben neden genç yaşımda öldüm?” demeyin. Rica ederim öyle uzun uzun oturmayın. Sıhhatli günler dilerim. 



Kendi imkanlarımla yaptığım yüksek masa.
Gidiyorum dikiliyorum orda bütün gün Victor'un tepesinde.
Facebook'a giriyor mu, ayıplı sitelere bakıyor mu diye bilgisayarını dikizliyorum,
yok maşallah güzel güzel çalışıyor. 

12 Kasım 2016 Cumartesi

7 dakikanın hatırına Evelyn'e bir kadro verin!

Daha önce pek de mütevazılık etmeden çeşitli cümlelerde, akıllı ve çalışkan bir insan olduğumu yazmış olabilirim. Öyleyim çünkü. Ama çalışkanım demek çalışıyorum demek değil, o becerim var, gerekirse kullanırım demek. Şimdiye kadar sadece ÖSS’ye ve TUS’a girerken gerekmişti, onun dışında yattım hep. Buraya gelip çalışmak nedir görene kadar işler öyleydi yani.

Mesela spor hekimliğine başladım, maşallah çok rahat, çok keyifli bölüm. Ama fazla rahatlık göze batar, fazla rahat görünmemek lazım, şöyle bir şey yapıyordum: Elime 3-5 tane hasta dosyası alıp koridorda bir ileri bir geri, çeşitli odalara hızlı hızlı girip çıkarak, biri muayene mi yapıyor içeride, ayy çok pardon diyip, içeri bir şey arıyormuş gibi bakıp çıkarak, böyle telaşlı telaşlı geziyordum. Bak bunu yap, sonra yirmi dakika görünme ortalıkta. Zaten bölümde 15 hasta var, 5 doktor var. Kimse fark etmez, akıllarda “bir yerlere gitti o bir şeyler arıyordu” diye kalır.  Bütün işyeri rahat olan arkadaşlara öneririm, meşgul izlenimi mühim. Öte yandan spor hekimliğinin ilk iki yılı zaten TTB merkez konseyinde olduğum zamana denk geldi, o gerçekten yoğun yorucu bir işti, yoğunmuş gibi yapmama gerek fazla olmadı.  Sonra büyüdüm, baktım benden sonra başlayan bir sürü arkadaş var bölümde, bıraktım kolumu bacağımı morartarak kapılara koridorlara çarpmayı kendimi, paşalar gibi gittim oturdum masama (evet masam var) . İhtiyacınız olursa ben buradayım, dedim. Makale okuyacaksan oku, ders hazırlayacaksan hazırla… Mis, çiçek… Sonra kurtlandım, Hacettepe bana olanak sağlamış, asistanlığında yurtdışına git, maaşın benden demiş, ben neden gitmiyorum? Gideyim. Yazdım çizdim, ayarladım burayı. Geldiğim yer hastane değil, burada doktorluk yapmıyorum. Spor bilimleri fakültesi’ndeyim burada, egzersiz fizyolojisi ekibiyle çalışıyorum. Yani o 15 hasta da yok. Gelsin “Solitaire” dolu günler... Nah gelir! Gelmedi.

Nasıl çalışıyoruz anlatmaya çalışayım. Sabah geliyoruz, Evelyn bacım da geliyor. Ceketini çıkarırken soruyor, “Kahve içmek isteyen tuvalete gitmek isteyen var mı?”, sonra zaman olmayacak çünkü. Saatlerimizi ayarlıyoruz, aman yarebbi, dayak yer gibi, oradan oraya, saat 5 olana kadar oturmadan çalışıyoruz. Diyelim ki iki işimizin arasında yedi (sayıyla 7) dakika vakit var. Yani 2 buçukta işimiz var, saat 2’yi 23 geçiyor. Bana diyor ki, hazır vakit varken şunu yapalım arada. Hazır vakit yok ki Evelyn. 7 dakika var sadece, ona da pek vakit denemez. Ya ben yirmi dakika olsun yine de yeni işe başlamam. Yirmi dakikada yeni işi düşünmeye başlayabilirim, ama belki ona bile üşenirim, ertesi güne bırakırım. Yemin ederim aynen böyle çalışıyoruz, imanım gevriyor. E ben zaten şu daha önce bahsettiğim excelle boğuşuyorum ayrıca, evde gecenin körüne kadar onları yapıyorum. Ne azalıyor, ne bitiyor allahın belası. Sadece hafta içi de değil, hamdolsun her gün çalışıyoruz. İlk defa bu hafta sonu işe gitmedim, onun dışında hafta sonları da gerekiyor, gidiyoruz. 

Öğle arası mesela hastanede benim için dev organizasyondur. Bizim Hacettepe’de 12-13.30 arası öğle yemeği zamanıdır. Saat 11 olunca ben huzursuzlanmaya başlarım. Ne yiyeceğiz, nereye gideceğiz… Halbuki ben yanımda getiriyorum genelde yemeğimi. Saklama kabımda mercimek yemeğimi alıp gidip nerede yesem, derdim de bu. Yiyip gelince de tantana bitmiyor ki. Bu sefer ikinci bir tur huzursuzlanma: Bir Türk kahvesi olsa da içsek... Burada rüyamda görürüm. Bir güzel şey, burada hoca dahil herkes yanında yemek getiriyor. Ben göze batmıyorum. Saklama kabını alan mikrodalganın başında sıraya geçiyor. Yemeğini ısıtan 15 dakikada yiyor, yallah işinin başına. "Hani bana sade Türk kahvesi lan" diye ağlayarak bağıracağım bir gün!

Ben buraya zaten dört aylığına, ilim irfan öğrenmeye geldim. Gezeceğime, yatacağıma çalışırım canıma minnet. Ne kadar çok şey öğrenirsem, tecrübe edersem
yanıma kar. E ama Evelyn ne olacak? Bu kadar çok çalışınca sanıyorsunuz ki burada yeri sağlamdır. Yok öyle bir sağlamlık, rahatlık. Burada akademisyenler sözleşmeli çalışıyor. Evelyn üç yıldır, altı aylık sözleşmelerle çalışıyor. Bu sene artık araştırma bütçesi suyunu çekince Evelyn’in sözleşme de yenilenememiş. Ocak sonunda benimle birlikte o da yolcu. İki arka masamda Andrew var, araştırmacı değil o, ders anlatıyor sadece, onun da ocakta sözleşme doluyor. Başka üniversitede iş bulamazsa bulana kadar işsiz gezecek. Başka üniversitede iş bulmak da kolay değil çünkü burası yabancıların kolay kabul gördüğü bir memleket olduğu için tüm dünyadan herkes deli gibi başvuruyor. Rekabet almış başını yürümüş, çıta Allahuekber dağına çıkmış. Ne anladım ben on beş dakikalık öğle aralarından, cumartesi günleri işe gelmekten? Benim anladığım burası da maalesef cennet değil. Cennetse bile yolları taşlı. Ya da cennette işsizlik maaşıyla yaşamak da olası. Tesadüf geçenlerde şu yazıya denk geldim, tam da Avustralya’dan olay: http://sendika12.org/2016/10/parca-basina-calisan-akademisyen-john-nicin-intihar-etti-george-morgan/

Ortalık fena, kendinize iyi bakın, dikkatli olun. Çokça sevgiler.

Evelyn (yanımdaki) bacım da artık yeter dedi ve şehre vurduk kendimizi,
başka kadınlar çikolatalı kremalı şeyler içebilir
 bir veganın en esaslı içeceği her daim smoothie. 


5 Kasım 2016 Cumartesi

Avustralya solcusu neye benzer?

Onların da ağzı burnu var, onlar da Marx Lenin biliyor. Konu buraya nereden geldi anlatayım:

Cennet vatan Avustralya’da solcular neyi kendine dert edinir ne yapar merak içindeydim. Geçen gün tren istasyonunda sosyalist bir partinin standı vardı. Tanışmaya konuşmaya yanlarına gittim. Mecliste vekilleri olduğunu öğrendim, bu cumartesi sığınmacılarla ilgili yürüyüş olduğunu öğrendim, başka bir şey öğrenemedim. Çünkü o kadar hevesli ki kadın bana Ortadoğu ile ilgili bildiklerini anlatmaya, konuyu Avustralya’ya getiremiyorum. Hoyava diye bir yer anlatıyor, takip ediyoruz diyor, kadınlar diyor. Allah allah neresi acaba, Hoyava, Hoyava… Yok bilmiyorum. Çaktırmıyorum da kadına. “Evet” diyorum “tabi Hoyava, kışın güzel olur çok.” Bak diyor rozetlerimiz bile var: Rojava rozeti. Yahu senin işin mi yok, sen 15000 km uzaktaki Rojava’yı nerden duydun Avustralya solcusu? Biz daha sizin başkentinizi bilemiyoruz. (Kopya vereyim, Sydney değil.) Sonra başladı bana Erdoğan anlatmaya. Saray yaptı, başkanlık istiyor, biliyoruz hepsini. Neticede bir bok öğrenemedim kadından, kalktım bahsettiği yürüyüşe geldim.

"Sığınmacı çocukların alıkonmasına karşı anneanneler"
Çiçek gibi yer burası, 4 haftada ben de teletabi gibi oldum, hakkını yemeyeyim güzelim memleketin. Ama sorarsanız hiç mi yamuğu yok diye, valla Aborjin meselesi var tabi, bir de bu sığınmacı kamplarını öğrendim yeni. Dahasını da öğrendikçe yazarım, siz de rahat rahat buraları boklayıp içinizi serinletebilirsiniz. Avustralya’nın kuzeyinde iki küçük ada var: Manus ve Nauru. Bu adalar Avustralya için birer sığınmacı hapishanesi. Suriyeli sığınmacıların az bir kısmı Asya üzerinden kaçak yollarla botlara binip Avustralya’ya gelmeye çalışıyor. Başka ülkelerden de kaçıp gelenler var tabi. Çokça insanın bu tehlikeli yolculukta öldüğü söyleniyor, sayı bilemiyorum. Ölmez de kalırlarsa ve bir şekilde kıyıya çıkmayı başarırlarsa bu sığınmacılar tam kurtuldum derken Avustralya hükümetinin eline geçiyor; Manus ve Nauru’daki kamplara alınıyorlar. Kamplara giriş var çıkış yok. Koşulların oldukça kötü olduğundan bahsediliyor. Tecavüzler, basit hastalıklardan ölenler, sıtma… Yaklaşık 2000 tane hapis tutulan, ülkeye sokulmayan sığınmacı var. Uluslararası Af Örgütü bu kampların varlığını işkence kapsamında değerlendiriyor. Merak eden olursa buradan bakabilirsiniz: https://www.amnesty.org.au/island-of-despair-nauru-refugee-report-2016/ . Ben uzatmayayım. Neticede Avustralya kaçak yollarla gelmeye çalışan sığınmacılara pek de öyle “minnoş”, pek de “teletabi” davranmıyor anlayacağınız. Dün de burada “sığınmacıları ülkeye alalım” talebiyle yapılan bir yürüyüş vardı.



Buranın pek cafcaflı bir siyaseti yok, ben de pek okumadım açıkçası meclislerinde hangi partiler var, kim yönetiyor vs. Avustralyalı arkadaşların anlattığı kadarıyla biliyorum. Dolayısıyla yazının geri kalanını okumaya devam ederseniz insanların kaşından gözünden bahsettiğim yüzeysel eylem izlenimlerimi bulacaksınız. Şimdiden uyarayım.



Milli kütüphane önünde buluşuldu, söylendiği saatte başlandı. Burada bütün kültür sanat etkinliklerine, spor müsabakalarına şöyle bir cümle ile başlanıyor: “I acknowledge the Aboriginal owners of the land on which we meet, and pay my respect to their Elders past and present, and also to all Aboriginal and Torres Strait Islander Peoples here today.” Bu cümle şu manaya geliyor: “Biz geldiğimizde burada Aborjinler vardı, biz canlarına okuduk, farkındayız, çok pardon.”  Daha önce konserlerde, panellerde duymuştum bu cümleyi (evet konserlere, panellere gidiyorum, ne sandınız), yine bu cümle ile açıldı kürsü. İki bin kişi civarında insan vardı eylemde. İlk dikkatimi çeken kadın sayısıydı. Çok çok kadın, daha az erkek vardı. Öğrenci yaşlarında neredeyse kimse yoktu.  İşinde gücünde kocaman insanlar hep. Yaş ortalaması yüksekti yani. Gerçi çok kalabalık gelen bir “Sığınmacı Çocukların Alıkonmasına Karşı Anneanneler” grubu vardı, onlar direk ortalamayı yukarı çekti. Anneanneler örgütlenmiş, mor eşofman takımları çekmiş altlarına, başka memleketlerin sahipsiz çocuklarına sahip çıkmaya gelmişler. Baya da kalabalık gelmişler. 

anneannelerin hastası oldum. hep onlarla yürüdüm.
pamuk solcu nenelerim. kadınları çok seviyorum. 

Burada yaşayan çok fazla göçmen olmasına rağmen eylemde hep peynir beyazı Avustralyalılar vardı. Sokakta yürürken göreceğiniz Avustralyalı-göçmen oranı buraya yansımamış pek. Yani buradaki göçmen nüfus pek de sallamamış kamplardaki insanların halini. İsterseniz insan evladı çiğ süt emmiş diyin, isterseniz göçmenler kendini bu memlekette söz sahibi hissetmiyor, hükümetin yapıp ettiğinden de sorumlu hissetmiyor diyin, ben hangisi daha doğru olur kararsız kaldım. 

"onların evi burası, onları evlerine getirin"
İnsanlar eyleme köpekleriyle çocuklarıyla gelmiş,  herkes kendi dövizini hazırlamış. Biri köpeğine döviz giydirmiş. Samimi ve yaratıcıydı bence insanların dövizleri. 50’den az polis görevliydi. Özellikle etrafı gezdim, baktım, aradım taradım, zira aramadan polis bulmak zor. 4-5 tane farklı sosyalist örgüt vardı, ne farkları olduğunu bilemedim tabi uzaktan. Şimdi bana benim memleketi anlatacaklar diye gidip tanışasım da gelmedi hiç. Aman ne farkları olacak, bizim ne farklarımız varsa aynısıdır bence. Şimdi hangisi necidir bilemediğim için yamuğa gelmeyeyim diye gittim anneannelerle yürüdüm ben. Acaba anneannelerin kortejinde yürüyorum diye mi bilmiyorum, slogan atmak denen şey neredeyse hiç yok. Biraz gençlerin yanına doğru ilerledim kortejde. Megafonlu kadının sloganına eşlik edeyim dedim, ses fazla gür, yumruk fazla sıkılı kaçmış olacak, bir iki bakış yedim, “Kusura bakmayın Ortadoğu solcusuyum” dedim, “fabrikalar tarlalar” sesimi kısıp izleyici konumuma geri döndüm. Öyle mırıl mırıl slogan mı atılır, biz öyle görmedik. Ama sonra düşündüm, bizim kültürümüz gür, gürültülü, yüksek sesli. Bunların adabı farklı. Zaten bunlarda öyle çok da bir kavga hali de yok. Nasıl tarif edilir bilmiyorum ama bizim sloganlar adam döver gibidir, bunlarınki daha bir rakınrol. Bana sorsanız bizimki daha iyi.

bakın polis. ACAB derken "bu adam hariç" deyin. 

"kardeşlerimizi
buraya getirin"
Burada da konuşmalar uzun ve sıkıcıydı. Belki de ben sıkılıyorumdur, eyleme katılanlar ilgiyle dikkatle dinlediler çünkü başından sonuna kadar. Suriyeli bir kadın sanatçı getirmişler ona söz verdiler, kadın da IŞİD’den çok Esad’a giydirdi. IŞİD gelir gider diyor, bizim derdimiz Esad diyor, çok baskıcı diyor. Nah gider IŞİD, el kadar çocuklara kafa kestiriyorlar, pazarda kadın satıyorlar lan, sen ne anlatıyorsun. Diyemedim tabi, sessizce dinledim. Buranın solcusu çok özgüvenli geldi bana, kazandıkları şeyleri vurguluyorlar hep, neşeliler, en büyük dertleri işte dünyanın sorunlarına duyarsız kalıyor olmak, kendi sorunları pek olmayınca... Darbe görmemişler, dayak yememişler, onlar neşeli olmasın biz mi neşeli olalım. Başka da çok çok farklı bir şey yoktu bence. Kortejler, megafonlar, trafiği durdurmalar, birkaç tane polis...
Ha bir de bildirileri renkli çıktı almışlar, zengin memleket zaar.







bandonun maşallahı vardı, ellerine, ayaklarına, ağızlarına sağlık.
ingilizce "eline sağlık" nasıl deniyor bilemiyorum,
demek istiyorum, içim şişiyor. bilen varsa yardım etsin.